Ana içeriğe atla

İyiliğimde

     Yıkanmış gri beton merdiven kokusunu içime çekerek, soyulmuş duvarlarını izlediğim apartmanı kat be kat aşıp, anlamaya çalışıyorum. Yıpranmışlığı kadar yıkanmış, sorduğu kadar soyulmuş boyaları. Yüzümün akmış rimelleri ve ağladıkça artan gözyaşı kokusuyla; ben bir apartman mıyım? Her katımda farklı hayatlar, derinlerimde huzursuz fareler ve kaçık solucanlar ile ben de böyle sıkıcı mıyım? Yeni yıkanmış bir merdiven kokusu kadar yanıltıcı hayatım.
    İyiyim. Hiç içmemiş olana, rakı kokusu kadar iyi. Kalbimi şöyle bir söküp, helallik aldıktan sonra bitirecek kadar iyi... Üzerimden bir motor geçmiş de "Bu da mı gol değil?" demiş olacak kadar iyi... Hâlâ sevgisizce yaşarcasına öylece... Sarı bir şiirde sadece "öylesine" kelimesine aşık olacak kadar iyiyim ve olmak istemeyecek kadar. Henüz hayata geçememiş planlar kadar, yanlış alınmış kararlar, yanlış anılmış şairler gibi, bundan sonraki yaşanacak yıllarda yanıp, hiç sönmeyecekmişçesine iyiyim. Teşekkürler Dünya!
    Yağmurda çökmüş yollarda açılan ve yeniden yamalanan yolları gidiyorum. Yolda olmak, en sevdiğim. Biraz mavilik var sonunda, az bir parça yeşillik. Ben de mi böyleyim? Yaralanan yerlerinden yamalı, çökmüşlüğünü bir şekilde örtmüş, her şeyden biraz biraz... Su yatağına yapılmış dayanıksız bir yol, suları sürekli içine akan bir çeşme, susuzluktan etkilenmeyen uykusuzluğunda öylece... Altı boş bir zemin kadar sağlam hayatım.
    Ama iyiyim. Aklını önce kaçırıp sonra yakalamış gibi... Durakta durmamış son otobüsün ardından bakan bir kadın kadar iyiyim. Atardamarım kesilmiş de, yeniden bağlanmış sanki. Şimdiden sonra adını bir daha duymayıp, hayata devam edebilecek kadar iyiyim. Yeniden sevebilirim hem de. Aynı konuyu yüz bir kere, bin bir kere farklı kişilerden dinlemiş kadar dinç kulaklarım; her yerde kokun varmış gibi burnum da mutlu, hele hele gözlerim her yerde seni aramıyorlarmış gibi ışıl ışıl... Ellerim mi? Asla dokunamayacak kadar mutlu. Dönmek yerine, lütfen yan Dünya!
Işıkları hiç yanmayan lunapark gibiyim
Penceresiz bir ev
Nefes alınamayan bir şehir gibi...
Üşüyor ve bekliyor gibiyim. Anlam bekliyor gibi. Aç ve aşk kelimeleri söylenirken birbirine benziyor diye düşünüyorum. Sonra diyorum ki aşk da hep beslenmesi gereken bir şey. Aslında aşk da aç. Ağaç ve aşk kelimeleri benzer geliyor, bir şarkıda yerine koyuyorum hatta, uyuyor. İkisi de kök salıyorlar. İkisi de oksijen kaynağı oluyorlar durdukları yerde. Soğuyor gibi kalbim ve bedenim. Sadece gibiyim ben şu sıralar. İyi gibi, mutlu gibi, yaşıyor gibi. Gri gibi ama değil gibi. Görünürde yaşıyor gibi olmaktan daha güçlü ne olabilir ki? Aşk ağaç, aç. Köklerine üzülüyorum. Su verir gibi yapsan da yeşermeyecek yaprakları, çünkü ağaçlar hisseder büyüyebilecekleri toprakları...
Zihnimin bulanık arşivlerinden bir kaç boğuk hakaret doluyor kulaklarıma. Hislerim aç. Açlığın kendisi gibiyim. Yeninin doğusuna gebe bir gece hayal ediyorum. Öylesine istemiyor ki doğmayı "yeni"… Gece çocuğunu düşürüyor bulutların arkasına ve ben yine eskiye "yeni"liyorum. Umudum kursağımda kalmış bir leblebi sadece. Aşkın açlığını umut leblebisiyle kandırıyorum. Ve sanırım şu sıralar "kaldıramam" dediğim her şeyi kaldırıyorum, bir şekilde. Sevme özgürlüğüm yok. Tam oluşmamış ince ve eski bir olgu gibiyim.
Kahve kokuyor. Koyu, özlem gibi kokuyor. Özgür gibi kokuyor kahve. Sanki ben içiyor, ben özlüyor, ben kanat çırpıyor gibiyim -özgürlüğume. İyi ki kanatlarım var, yoksa ayaklarımla cesur adımlar atacak yuvarlak meşin pek yok bende.
Artan kumaşlar gibiyim.
Bir anneye ve kızına dikilmiş bir elbiseden
Bir çiçekli pazen.
Düşünüyorum da bazen
Zaten başka bir şey olamazdım
Tonları gitgide solan işlevsiz bir bezden.
Eyvallah Dünya.

Selin'S








Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...