Bir ''teşekkürler'' borcum var, hayatıma girenlere, beni 'ben' yapan her şeye, tüm şehirlere ve tüm yollara teşekkürler. Ödemek isterim. Sarıp sarmalayamadım kendimi, bir türlü sevemedim... Verdiğim sözleri hep tuttum da kendimden eksilenleri bir türlü göremedim. Sonra bir durup bir nefes alıp vazgeçmeye yeltendim de, onu da beceremedim. Kalakaldım öylece, vazgeçilecek bir ton durumun ortasında nefes alma çabasında, işte tam o anda fark ettim ki nefes almak kadar bırakabilmekti önemli olan. Ben aldığım nefeslerden bile vazgeçemedim.
Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim. 4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...
Yorumlar
Yorum Gönder