Buğulanmış aynaya hohlayıp öyle gördüm yüzümü, damarına bastığım zaman insanların, ne olduklarını gördüm. Sokağın ilerisinde bir kara kedi vardı, mafyavari tavırlar... Osman'ım o benim. Kirini temizledikten sonra gördüm yüzünü mesela. Ama neden bir şeylerin özünü görmek için emek harcamak gerektiğini çözemedim. Ha, rengini kazıdıkça gerçek rengini gördüm duvarlarımın. Keşke olduğu gibi görsek, keşke sandığımız gibi olsak, keşke sandığımızın içini bir boşaltıp rahat etsek... Keşke'lerim yok benim diyen insan doğru söylemiyordur, bundan eminim. Bir yere yetişecekmiş gibi alelacele yaşıyoruz hayatı. Bir dinlen bakalım, vardır soluk almanın da ayrı bir tadı... Yine her şey gibi yarım kaldı.
Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim. 4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...
Yorumlar
Yorum Gönder