Ana içeriğe atla

Beş Telinden

 Hayatımın, üstüne yağan kar eriyip çamur olmuş topraklarında, sadece Haziran'da çiçek açar. Hatta eskiden tek tek yolardım o çiçekleri, artık büyümelerine izin veriyorum; çünkü başkalarından nefret ettikçe kendimi sevebilmeyi öğrenir oldum. Ve hatta, çok ilginç şeyler de öğrendim şu yaşımda; insanı kabuğuyla yargılamak da varmış, kalbine bakmamak da, bol keseden dikenler fırlatıp kalp yaralamak da. Ve hatta ve hatta, öylesine irkildim ki kanım buz kesti Haziran gibi bir ayda... Ah, zehrimi kelimelere akıtmayı özlemişim çünkü bazı kelimeler, söylenmedikçe, içten içe zehirliyor insanı. İyiyim aslında. İçime akıttığım kelimelerden çıkan zehri çekip bana zarar vermesini engelleyecek kadar fazla çünkü içimde kalan şeyler. İyiyim aslında, belki sadece böyle olması gerekiyordu, belki de gerek yok üstünde fazla durmaya...

Her neyse, bir otobüsten indim işte. Hatta yirmi yedi sene, on bir ay, on altı gün ve dört saat önce indim. Öylesine bıraktılar, inanabiliyor musun? Ben inmek ister miyim, başka bir durağa mı yetişeceğim, yol-iz bilir miyim sormak yok! Hani hep Haziran olsa mesela bir nebze güzel olacak indiğim yer ama o da yok! Çok üşürüm ben hatta çoktan biraz daha çok üşürüm ve bazı iklimler ayazda bırakır insanı. Sonra küçük yaşta hastalanırsın. Ruhun hastalanır. Hepsi soğuktan... E, tabi canım ne sanıyorsun? 'Ben kaç yıldır yaşıyorum ki ruhum hastalansın?' diye sorgulayan çocuk da gördüm ben, bilinç ve farkındalık budur ve bu bence biraz komik. 

Sıradaki ağıt da ilk çocuklara! Şimdi onlar için bir alkış alalım ve geçmişlerini sahneye davet edip tüm anıların arkalarından bir tekme basarak sahneden atalım. Diyorum ya, öylece iniverdim otobüsten. Konunun orta yerine damdan düşer gibi, bir reçel kavanozuna hapsolur gibi, konuya Fransız iniverdim. İş ortaklığı gibi değil ama ortak oldum sonra bir evin tabağına, çanağına, insanlarına, dertlerine. Ben biraz bodoslama ortak oldum işte, isteyip istemediğim pek önemsenmedi. Sana sormuşlar mıydı fikrini? Sen üç-dört yaşlarında ne yapıyordun mesela? Ben annemin dert ortağıydım, bununla övünemem. Travmalarını, sinirlendiği şeyleri falan dinliyordum. Keşke masal dinleseydim biraz daha, keşke biraz daha tanışmasaydım hayatın o kekremsi tadıyla çünkü zaten o cancağızım çocukluk bitince başka bir tat seçeneği yok. Bütün şıklar kekremsi, acı. E) Hepsi. Evet, sevgili ilk çocuklar, dünya sizin de cehenneminiz mi? Yanın gitsin, yanmak iyidir. Hatta yangınınız dağılsın tüm o çileye karşı yansın mı tüm dünya? 

Bir de şeyi merak ediyorum, şu sevgi denen şey? Balyoz mu, Thor'un çekici mi ne ulan bu? Değdiği yeri kırıyor da doktoru yok, yanlış yerlerden kaynayıp duruyor sonra her şey. Ölmüşlüğe adım atmanın bir gereği var mı henüz yaşarken, diye düşünüyorum. Bence bu dünyada hem cennet, hem de cehennem. Ama ben o harlı ateşi gözyaşımla söndüremem, ruhum o kadar büyüyebilir belki ama belli şu dünyadaki hacmim. Hem her şey, hem de hiçbir şeyim. Kendime inşa ettiğim evin duvarları bile yok sadece çatı yaptım gökyüzüne yakın. Bir kadına yakın. O da bir otobüse binip gitti sorgusuz sualsiz, arkasından ağlayamadım. Şimdi bir gül reçeline düşürdüğüm gözyaşında ve fesleğen kokusunda kendileri.  Afacan bir çocuğun başını okşar gibi pıt pıt vururdu fesleğenlerin üstüne, sonra bana koklatırdı avuç içlerini. Sevgi böyle bir şey olarak kalmalıydı benim çocuk ruhumda. Ya da yere saçılan pirinç taneleri gibi, saf-beyaz-haylaz. Kırmayan...

Bir rüyanın en can alıcı sahnesinde kapattım uykumu bugün. Yaşam da böyle bir...


Selin'S





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...