Ana içeriğe atla

Su Götürmeyen Hisler



Ben senin en büyük kaybınım,
Biliyorsun...
Bir kaç yüzyıl sonra bile  çıkmayacağım bu defa
Neresi varsa saklandığım, saklı kalacak.
Makasın yanlış yerinden girdiğim yolu
Paşa paşa döneceğim yalınayak, yalınakıl, yalınel.
Dualar asılı kaldığı zaman yerle gök arasındaki boşlukta
Avuçlarıma düşmesinler diye ellerim cebimde ve dikenlere basarak
Dikenleri sökerek, yalın yürüyeceğim yollarda
Dikenlere gönül vereceğim, senin yerine koyduğum zaman.
Canımı yakan ne varsa seveceğim sonra.
Üzüntü ve acıya alıştırdığın gibi...
Ben, kendimin en büyük kaybıyım...

Ben senin en büyük ayıbınım.
Biliyorsun...
Sahi, sen ne biliyorsun?
Görmeden bakmak, dinlemeden duymak ve emek vermeden sevmek dışında.
Önce kalp, sonra aşk ve sonra pert.
Önce buz, sonra şefkat ve sonra sert.
Önce yok, sonra doğan ve sonunda...
Sonunda öğreniyorsun, inancını ve hayallerini koruma kalkanına almayı.
Sonra öğreniyorsun, ya kendini gölgesiz bırakmayı, ya da gölge olmayı.
Gölgelerim bile reddetti beni, şu sevgi(sizlik) içinde
Yağmur altında su geçirmediğini öğrendim kırgınlıkların
Ben, kendimin en büyük ayıbıyım.

Anlamayan asla anlamayacak,
Sevmeyi, hayatı ve kaybetmeyi...
Asla bitmeyecek gibi gelen her şeyin,
Bir sonu olduğunda kalbe batan o iğneyi...
Bitmeyecek bir şiirmiş gibi başladım.
Bak,
Tüm kelimeler bitti şimdi.

Selin'S



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...