Ana içeriğe atla

Aşka Ne Yeter?

Gecenin güneşi mi, yoksa basit bir sokak lambası mı,
Hedefi kaldırım çiçekleri mi yoksa gizlenen yıldızlar mı?
Beni ona çeken ne var dediğim şu dolunayı,
Her ay bir kez görsem yeter...

Duymadan bitmese keşke gezegenimde yaşam
Senin sesini, sonbahara ait bir akşam...
Başkalarınca sıradansın, bende ihtişam
Her güz bir kez görsem yeter...

Piyano tuşlarındaki siyahın ne işe yaradığını,
Sevginin de özleminin de yalan olmadığını,
Ve dahi anladığımda dönüş yollarımın kapandığını
Bir yol sana çıksa yeter...

Hayal kuramayacak kadar bıkarsam şu hayattan
Rüya göremeyecek kadar yorgun uyursam,
Ve ölürsem, bir baykuşun nasıl öttüğünü duyamadan,
Rüyama bir kez gelsen yeter...

Bana bir ''sen'', yeter
Haydi, Birsen dinleyelim bu akşam,
Belki uzak şehirlerden selamlaşır sevgiler...

Nasıl bittiğini hala anlamıyorken,
Yokluğunu hissederek en derinden
İç çektiğim zaman bilmediğin bir şehirden
Bulutlara bir kez baksan yeter...

Yeter eziyetin,
Yeter sensiz aldığım nefesler....
Nefesin, nefesimde kaybolsa yeter....

Farklı kültürlerin farklı yüzlerinde,
Alışık olmadığım bir başka dilde,
Belki gürültüde, belki sessizlikte
Bir kez seni duysam yeter....

Haydi, Birsen dinleyelim bu akşam...
Ve sen....
Dolunaya bakıp gülsen yeter....

Selin'S







Görsel http://www.aybilgi.net/resimler/huzun/huzun-keder-hasret-resimleri-28.jpg adresinden alınmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...