Ana içeriğe atla

DENGESİZ İÇ SESLER



Şimdi, güzel bir son hikayesi anlatacağım size.
Ve mutlu sonla güzel son aynı şey değildir.

Yine her zamanki gibi koşuşturmalı bir gündü. Yine insanlara laf anlatmaya çalışıyor, yine dinlenmiyordu. Bugün her zamankinden farklı olarak kendini kontrol edemedi ve ağlamaya başladı caddenin orta yerinde, anlaşılmamak artık ağır geliyordu anlaşılan, ah bir de üstüne yanlış anlaşılmalar olmasa!..

Pek sık çelişiyordu kendisiyle, içindeki iki ses birbiriyle konuşuyor, üçüncü ses gelip onlara dalaşıyor, dördüncüsü bambaşka bir fikir sunuyor ve bu böyle sürüp gidiyordu. Az önce ''Yarın oruç mu tutsam?'' demişti.
A: Ah, çok iyi düşündün, ramazan da yaklaşıyor zaten. Tüm gün evdesin, kendini bir dene bakalım.
B: Saçmalama yarın misafirlerin var.
A: Asıl sen saçmalama, onlara ikramını yapar, niyetliyim dersin. Hem oruç tutarken ikramda bulunmak daha sevaptır.
B: Kendilerini kötü hissederler. Dinde misafir de çok önemli bir kavram, kendilerini kötü hissettirdikten sonra ne anladım öyle sevaptan.
A: Sen kendini vazgeçirmeye çalışıyorsun.
B: Ne alakası var? Konuşacaksın muhabbet edeceksin, enerjin düşerse? Migrenin tutarsa?
C: Bırakın yaa... Sigarasızlığa dayanamayacağım demiyor da...
D: Sigara içmeden durabilirim! Sen beni tanımıyorsun!
E: Ehhh be doğaçlama yaşa biraz! Susun hepiniz, daraldım burada, sessizlik istiyorum!

Tek başına yine bir şekilde üstesinden gelebiliyordu ama yanında insanlar varken onları susturmayı başardığı zaman, iş işten geçebiliyordu. Babasının bir arkadaşına işi düşmüştü. Numarasını istedi. Babası:
- Ee, ben arayayım senin yerine?
Ah, yine başlıyoruz.
A: Torpil gibi olur, yapma, en sevmediğin şey.
B: Benim bir arkadaşımın kızı olsa, arkadaşım beni arayıp kızının geleceğini söylese tabi ilgilenirim, ama kızı kendi imkanlarıyla bana ulaşsa daha ciddiye alır, işi için daha çok uğraşırım açıkçası.
C. Ne fark eder? Ulaşılsın da kim ararsa arasın.
A: Yok, kendisi arasın.
Bütün bu iç diyaloglar çok hızlı gelişti ve anca sorabildi:
-Ben arasam daha mı iyi ol....
-Ne halin varsa gör! Benden mi utanıyorsun!?
Verilmemesi gereken bir tepkiydi, o an, o yorgunluğun üstüne bir de yanlış anlaşılmak, hiç de yemeğin üstüne sigara içmek gibi değildi. Rahatlatmak bir yana, iyice karamsarlığa itti aldığı bu tepki...
A: Neyi yanlış yapıyorum,acaba kötü niyetli bir insan mıyım ben?
B: Zavallım ya, sen kendini iyi mi sanıyordun? Bir kişi, birine ''Şeytanın bol olsun'' dediği zaman, sen orada artıyorsun.
A: Abartmaa!
C: Yanlış yapmıyorsun, yanlış anlaşılıyorsun.
D: Demek ki tavırlarında bir sorun var ki yanlış anlaşılmaya açıksın.
E: Bırakıııınnnn.... Bu yaşa kadar hata üstüne
A, B,C,D ve E (bir ağızdan): Bence yaşaması gereksiz.
hata yaptı, insanlarla iletişimi sıfır, ailesine zarar vermekten başka hiçbir işe yaramadı. Maddi manevi hüsran resmen.

İnsan bu şekilde intihar eğilimli oluyordu işte, iç seslerinin hepsi, ortak bir kararla, en ufak bir dibe vuruşta ölmesini salık veriyorlardı, biri de çıkıp itiraz etmiyordu. Aslında o trafik kazasında ölmediği büyük şanssızlıktı, şimdi uğraş dur.
F. Tövbe ettt...
A,B,C,D ve E: Yoo, haklı.

Sevdiği şarkıları dinledi, biraz çubuk kraker yedi. Evi temizledi, halıyı kenara kaldırdı. Şimdi bir silah ve biraz da cesaret lazımdı. Aynaya bakmadı. Çamaşır suyunu alıp üstüne bir not yazdı: ''Beni kaldırdıktan sonra yere dökün on dakika bekletip silin, kan izi kalmasın.'' Nüktedarlığı üstündeydi, bir not daha yazıp masanın ucuna bantladı. ''70. yaş günümü görmeye dayanamazdım.'' Oysa sadece 25 yaşındaydı. Kapının kilidini çıkardı ittirince açılacak halde bıraktı ki bulmaları çok geç olmasın, çünkü o kadar dış-insandı ki, aylarca ortalıkta görünmese merak eden olmazdı, şimdi hiç değilse kokudan şüphelenip gelip bakabilirlerdi.

Keyfi çizdi kendisini elindeki kırmızı bıçakla, kahvesinden bir yudum daha aldı ve bıçağı saplayıverdi kalbine.

Oysa daha yapılacak işleri vardı.
Artık bir önemi kalmamıştı.
Artık bitmişti, hiç kalmamıştı.
O yüzden güzel oldu sonu, dünyada nefes almak işkence, travmalar diz boyu...
Selin'S

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...