Ana içeriğe atla

Çiçekleri Ocakta Unuttum

Bir yazmak geliyordu, yaşamaya tercih ettiğim... Bir yazmak, nefes almak gibi. Ardından çaydanlıklar kararıyor ve tenceredeki yemeklerin dibi tutuyordu. Ardından, insanlıklar kararıyor ve pencerenin önündeki çiçeklere gebe saksıların dibi tutuyordu.  Bir şehirle yarışıyordum o esnada, bir şehre düşen damlalarda ben yağışıyordum... Yaşamak yerine, yazıyordum. Sanatsal değeri olmayan ucuz bir şiire, pahalı elbiseler dikip onu güzel kılmaya çalışmak ne fayda... Sevginin adı geçen tüm satırların, yağmur altında akan mürekkep-rimelini silmeye yarayacak bir his arıyordum... Ankara'ya yakışıyordum. İç sesim diyordu ki, başkentte kal başka kentlere düşmesin yolun. Bense inadına, yollara düşüyordum. Hala eşlik etmeye çalışıyordu zamana yenik düşen, bir parça kokun. Zamanı parçalıyordum hayata geçirmediğim milyonlarca plan için. Parçalanıyordu zamanla içim. Pencere önlerinde, dibi tutan bir saksı gibi hissediyordum. İçimdeki fırtınalarla şiir yazmaya kalktığım anda, kendimi, uçan kağıtlara bakarken buluyordum. Bu gece güneş yok. Bugün ay batışını da izleyemedim. Bugün, ben Ankara'yım. Senin yolunu ise çoktan kaybettim...  Kararan insanlıklara ışık tutamıyorum. Derinliklerine güzellikler sakladığım okyanuslar kurumuş, oysa ben dört elle sarılırdım denizlere. Bana kucak açan bir denizin var olduğuna, artık inanmıyorum. Atmosfere değen fakir bir sanatı hayal edip mutluluk hissiyle dolan bir kalbim vardı üç sene önce. Şimdilerde kendi gülüşlerime bile, yabancılık çekiyorum...
Selin'S

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...