Ana içeriğe atla

ARTI BİLMEM KAÇ

Yazıp yazıp buruşturduğum şiirlerdesin ve henüz anlam yüklenmemiş tüm şiirlersin sen... Amatör şairlerin amatörlüğü üstünden çıkarıp attığı ceketlerin cebindeki, mürekkebi bitip tükenmek bilmeyen kalemsin.Üzüldüğüm her olaya eklenen üzüntü, neşeli anlarımda mutluluğu törpüleyen bulanık bir görüntü... Ben boşluktayım sensiz, ben boşluğun kendisiyim. Yaşamak ağır geldiği halde inatla nefes alan, anlam karmaşıklarının çok bilinmeyensiz denklem çözümsüzlüğü, karamsarlığın yeryüzündeki ölümsüzlüğü suretinde bir kızım ben, seni aramadan bulabiliyorum her yerde, yaşama dair tek yeteneğim bu... 
Baktığım noktada seni görmek, çalan ve kimsenin duymadığı şarkılarda seninle dans etmek beni şizofreni sahibi biri yapar mı? Söylesene, kalbime yaydığın sıcaklık, beni bir gün yakar mı, sorusunu sormalıydım henüz alışmamışken...Söylesene gözümden akan yaşlar bir gün yüreğine nehir olup akar mı? Hissediyor musun ben ağlıyorken ya da aklına geldiğim saniyeler oluyorsa söye lütfen, kutsal kılacağım onları. Dün yine bir şey buldum, yine bir anı... Kendimi zor zaptediyorum bazen, çalmamak için kapını.
''No! Don't u leave me to die!'' şarkıya eşlik etme istediğimizde sen de benim kadar tutkuluydun ya hani... Sen de benim kadar inançlı... ve biliyor musun şimdi aldığım nefesler bile gözlerimi yaşartıyor, tanımadığım bir atmosferde gibi hissediyorum bazen... bazen seni özlüyorum, senden bazen nefret ediyorum. ben bazen nefretin ve aşkın kendisi oluyorum. Fakat ne denersem deneyeyim, nerede ararsam arayayım, sen bulamıyorum. Adlandıramadığım fırtınalar kopuyor içimde, fırtınalar sen, rüzgarına kapılan ne varsa bir bir ölüyor içimden bir yerlerden... Geri döndüremiyorum. 
Artık sevemiyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...