Ana içeriğe atla

AY BİLE ESKİ



   







   Her aldığımız nefes bir intihar değil miydi aslında?


      Berbat başlayan bir haftanın devamında hala yaşıyordum. Hala yazıyordum ve hafta başladığında ndaha kötü devam ediyordu üstelik. Yılın, lanetlediğim tek haftasıydı bu içine doğum günümün sığdığı hafta... Hala yazabiliyorsam, şu şekilde açıklayabilirdim durumumu: edebiyat kutsal olandan değil, lanetlerden besleniyordu.

      En iyi, en acımasız, en kararlı ve en umursamaz satırlarımı yazıyordum. Ben, beni yazarken izleyebiliyordum. Ben, beni sevmiyordum. Ben-kendimle-yaşarken-dalga-geçiyordum. Belki de ben ne yazmayı ne de yaşamayı becerebiliyordum.
     Durdum.


     Ardı arkası kesilmeyen intihar planları...



     Her nefes bir intihar değil miydi aslında, insanoğlunun aldığı?



      Hiçbir şey yapamıyorsam, yaşamdan çekilmek için daha hızlı nefesler alıp vereyim ben de... Azılı suçlar işlemişcesine kaçtığım hayattan uzakta bir yerde yeni bir hayat kurmalıydım belki de... Doğurduğuna lanet eden anneme, çaresiz sevmek zorunda olan babama, herkesten çok değer verdiğim tek arkadaşıma ve bir de huzurun kendisine elveda dememeliydim gitmeden önce...


     Özenle seçilmiş kelimelerin arasına serpiştirilmiş bir özne oldum özensizce... Canhıraş çığlıklar attım hayatın kendisine... Bela oldum, belaya bulaşıp vedalarda buluşan, belanın üstüne çekildiği her bir lanetin bahtsız bedevisine. Berhudar olmak yerine, bertaraf oldum, bedbaht oldum ben genellikle...
Selam verdim bir köyün en delisine; zaten bir tek o anladı beni, el koydum değneğine...

      Yazmak rahatlatıcıydı bir eski-ay-gecesinde...
       Öleyim bari, deyip beceremedim, nefesler aldım ben de...

      Zaten aldığımız her nefes, bir adım daha yaklaştırmıyor muydu bizi ''mutlu-son-ölüm''lere...


* * *



    ''Fakat iyi yalnızız,

      Lakin, güzel yalnızız...''


      Yaşamak, hakkını vere vere yapabildiğim bir şey değildi; lakin yalnızlığın hakkını verebilmiştim. Berbat bir son-on-gün geçirdiğimi söylemiş miydim? Hayat bana, doğum günü hediyesi olarak, kötü geçen bir sınav dönemi, şiddetli regl sancıları, bol bol gözyaşı, biraz anne anlayışsızlığı-biraz baba azarlaması, sevmediğin şehirde ömür boyu kalacağının garanti belgesi, izin günümde ve doğum günümde hem iş-hem fazladan mesai, bozulan bir ton plan, bir disiplin cezası, ''ben o parayı düşürdüm mü, kayıp mı ettim''' endişesiyle birlikte ailemden de isteyemeyip, kendime küçük bir doğum günü pastası bile kesememe hissi, aralıksız mesaj atan iş arkadaşlarıma söverken ev arkadaşımın üstüne alınıp evi terk etmesi, 'sadece o hatırlar, rakamlar aynı mesela, hem o hiçbir şeyi unutmaz' diye düşünürken doğum günümü unutması, değer kavramlarıma bir soru işareti gibi bir çok ufak şey hediye etti. Sorun değil bunlar ya...  Sorun değil.


       Anlam veremiyorum.


       ''Bu kızın doğum günü yaklaştı ama bakalım tam anlamıyla büyüyebilmiş mi? Ne kadarını aynı anda kaldırabilecek acaba?'' Hayat bana hediyelerini sunarken, böyle düşünmüş olsa gerek. Hayatın cinsi boş yere feminen değil Fransızcada... Varmış bir bildikleri...

        Ya da biri ölecek de bunlar ısınma turları sanırım. İyice karakterim sertleşsin, gülüşlerim kaybolsun, içimde gözyaşı kalmayana kadar, hastalanana kadar ağlayayım diye mi bunların hepsi?

* * *
 
      En büyük ''keşke''lerimden biri de şudur: keşke, insanlardan nefret eden biri olarak, birkaç kişiye ayrıcalık tanımasaydım. Kimseyi değer çizgimden içeri almamalıydım...

     En çok da onlar tarafından açıldı yaralarım.

     Bugün bile başrol olamadım...

* * *

      Aradığınız doğum günü çocuğuna şu an ulaşılamıyor. Kendisi büyümüş, yaşlanmış, yıpranmış ya da ölmüş olabilir. Lütfen tekrar denemeyiniz.

* * *

    Bugün benim doğum günüm, ''omuzlarında hayatın yükünü taşıyormuş gibi yürüyorsun'' diyenlere inat, dik durmak için zorlayacağım kendimi... Boğmaya çalışan hayata inat derin derin almaya çalışacağım nefeslerimi... Aldığım her nefesin beni ölüme bir adım daha yaklaştırdığının bilinciyle...
Berbat bir gün geçiriyorum, hiç bu kadar iyi anlamamıştım evrenin içinde minicik hissetmeyi. Evden çıkarken gördüğüm evren içimde evrilip tuzlu su dolu şişeleri devirdi, hala ıslak gözlerim, kirpiklerim hala nemli. Sırf bunun için affetmeyeceğim altında doğduğum yıldızların diziliş biçimlerini.

   Asla anımsayamayacak olsam da, annemin beni gördüğü ilk anın özlemiyle uykuya dalacağım bugün...

Selin'S
   


     

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...