Ana içeriğe atla

PÖRÇÜK

          Herkesten vazgeçilebilirdi hayatta, herkes bir kayıp olarak feda edilip, 'yaşanmıştır' damgasıyla geçebilirdi kayıtlara... Giderek törpülenmesi ve yumuşaması gerekirken, sivriliyordu sanki karakterim. Her gün daha acımasız, her gün daha cüretkar, her gün biraz daha...Bilmiyordum hata yaptığımı bu defa. Bilsem yapar mıydım, bilmiyordum bunun cevabını da... Kabullenemiyordum. Anlam veremiyordum. Zaman 'bana bırak' dediğinde güvenmiştim oysa. Giderek acıttı canımı zaman, her saat başı bir doz daha... Merhem olması gerekirken tuz oldu, tuzla buz olmuş bir kalbin üstüne zamanın çıkıp tepinmesi değil, sadece 'özlenilen' iyi geliyordu.

       Hiç bir beklentim yoktu, söylemiştim. Düşüncesizlik de beklemiyordum lakin. Severdim incelikleri, bildiğin gibi. Belki biraz daha fazla. Düşüncesiz davranışlar iterdi beni. Evet, elmanın beni sevmesi de şart değildi. Ben günde üç defa elmayı düşünüp, elma ağacının yapraklarının hışırtısıyla da mutlu edebiliyordum kendimi... Hatta o elma beni hiç sevmemiş olsaydı, ben elma ağacının dallarına, sonumu bile bile asmazdım kalbimi... 

              Kendimle hesaplaşmam, ayrılığın 22. saatinde başladı. 6 ay 27 gün ve 5 saat sonra bitti. Eh, anca! Kendimle hesabım bittikten sonra keşkelerin hesabını vermeye başladım. Vicdanen uçurumun kıyısındayım. Bir yeniden dirilen kelebek halleriyle yazıyor, nefes almaya çalışıp yeniden yazıyor ve seni düşünüp tekrar yazıyorum hayatı... Keşke daha çok sarılsaydım...

             Aylar sonra karşımda belirdiğinde; bir insanın bir saniye içinde, ne kadar çok konu üzerine düşünebildiğini ve aynı anda ne kadar çok duyguyu aynı anda yaşayabildiğini fark ettim. Tüm duygu ve düşünceler bittikten sonra ise, içime tortusu çöken his 'acı'ydı. Acımayla karışık, keşkelere bulanıp, pişmanlıkla süslenmiş bir acı... Babasız büyüyecek bir bebeğin, anne karnındaki ağırlığı gibi bir acı... ''Ne güzel kandırıyorum kendimi bee!'' derken, içimdeki, kandırdığını ve kandırmaya devam edebilecek kadar akıllı olduğunu düşünen salakla tanışmanın acısı...İçimden çıkarıp atmaya çalışmadım mı sanıyorsun seni? Yanlış... Çok uğraştım. Uğraştıkça daha derinlere battın. Ve her bir çabamda daha da çok acıttın. Ne düşünüyorsun, nasıl hissediyorsun bilmek isterdim. ''Seviyorum'' derken sadece söylüyor muydun, diyemem sana ama, öyle aşkla bakarken nasıl koparıp attın?

         Aylar sonra yeniden seni karşımda gördüğümde, şunlar geçti içimden, anıların haricinde: geceleri dişlerimi fırçaladıktan hemen sonra ve uykuya dalmadan yarım saat önce, ağlama ritüellerim. Gururdan yapılmış yaşlar... 'Onların yerinde biz olsaydık...'  deyip gıptayla izlediğim gündüz-vakti-aşkları...  Kapına gelip de sadece susup sarılmak isteğiyle boğuştuğum zamanların beni nefessiz bırakışları.... ''Tamam, artık hayata döneceğim'' deyip uyumaya çalıştığım günlerde, gecenin bitiminde, doğacak olan güneşin seni geri getirmeyeceğini bildiği olup, gün doğsun istemediğim ve sabaha kadar oturup kitap okuduğum da oldu. 'Neden bu kadar kafaya takıyorum' diye kendime sinir olup, o kitaptan hiçbir şey anlamadığım da... Özür dilerim, sana hep aynı hisleri okuttum, farklı cümlelerde... Defalarca... 

      Doğrusunu söylemek gerekirse döneceğine dair inancım kalmadı benim. ama yalanlarla avunmak var işte...Olmayan bir ihtimale aşığım hâlâ... Bir ihtimaline aşığım, hâlâ...

Selin'S


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...