Ana içeriğe atla

ŞEHR-İ SİYANÜR





Bir giriş cümlesi bulmalıydım, başlamak için yazıma...
Bir de yokuş! Tırmanmak için hayatıma... Tırmanabilmek yeniden; zirvesinden düştüğüm hayatın yıkılmış merdivenlerini çıkamayacağımı anladığım anda, yeniden ulaşmayı istemek, hislerin karlı doruklarına...
Hisler! Dağ gibi yığılmış, kan gibi akmış ve kar gibi sulanıp damlamış gözlerimden...Hisler, gün olur sarmalar, gün olur sarılıp gibi yaparak boğarmış. Anti-lirik sanatçı anlamazmış hislerden, 'sevdiğim' dediğini, yerden yere çalarmış...Ve hisler, bazen başladığı yerden biter, tam 'bitti' dediğiniz anda yeniden başlarmış...
Şehirle bir sorunum var.
Bir şehir düşünün, evden çıkıp işe hızlı yürürseniz on dakika on sekiz saniye geçtiğini, yavaş yürüdüğünüzde on altı dakika otuz üç saniyede ulaştığınızı biliyorsunuz. Kaldırım taşları nerelerde bozuluyor, sivri topuklu ayakkabılarla dışarı çıktığınız zaman nerelerde düşme ihtimaliniz var; hangi yolda sabah koşusuna çıkarsanız köpekler kovalar, yağmur yağdığında su nerelere birikir nerelerden akar...hepsi ezberinizde.  Şehir, kör olsanız bile zorluk çekmeden yaşayabileceğiniz bir şehir. Daha doğrusu, tam kör olmalık bir şehir! Pardon, kaldırıma taşları siz mi döşemiştiniz? Ben de döşemedim... Öyleyse kim...?
Yeniden yürüyelim, benimle gelin...
Yollar... Ezbere bildiğiniz, ezberi bozulmuş adımlarla ısrarla üstünden geçtiğiniz, bastığınız yerlerdeki çiçekleri yok ettiğiniz yollar... Üstünde anıların, tutkuların, adımların, umutların, var oluşların tozu kalmış sanki, ne bir yağmur yıkar bu yolları, ne de bu yollar hayata çıkar.
Şehrin her yerindeki kablosuz internet bağlantıları, telefonumu algılayıp selam veriyorlar Her yerde bildiğim simalar, gözlerini üstüme dikiyor, neden hala nefes aldığımı sorgulayan bakışlar atıyorlar, üstüme üstüme... Ben selamlaşmayı sevmem herkesle, aldırış etmiyorum onlar da yanımdan geçip gidiyorlar...
Şehrin delilerini tanıyorum. Hepsinin başından geçenleri, birinci ağızdan dinledim, ama, yazsam roman olmaz, üzülsem bir bok olmaz, 'öp dese öpemem, olmaz...' Onlar da beni tanıyor işin en garibi; hani, insan şöyle düşünüyor ''Nasılsa bu deli, anlatsam da unutur, kafasında o kadar geleni gideni var, nereden hatırlayacak beni?'' Değilmiş efendim, öyle değilmiş o iş. Deli dediğiniz insan sizden daha zeki, aşık dediğiniz insan hissizin teki, ömür dediğiniz şey bir kibrit çöpü ve aşk resmen bir 'hafta içi'ymiş...Aklınıza yanın şimdi.
Bir şehir düşünün en femineninden. Bıktırıyor bazen, kurtulmak istiyorsunuz şehrin kadın karakterli ikliminden. Uyandığınızda güneşli olan havanın bir saat sonra kızılca kıyameti koparacağını hissedebilecek kadar telepati kurduğunuz bu şehirden, kaçmak istiyorsunuz. Yollar aynı mı kalacak sanıyorsunuz? İlk kimle yürüdüyseniz o anda kalandır, yollar. Yollar bazen bunalımın kendisidir, bazense farksızdır kaçıp gitmekten. Şehir...Zehirlenirsiniz aldığınız her nefesten ama geri duramazsınız o havayı içinize çekmekten...
Şehir.
Aldığını vermez ama, verdiği gibi alıverir. Alışır, bağlanır ve seversiniz. Ve o, hemen dibinizdedir, buna rağmen sanki yer yarılır da o, içine giriverir...Özlem denen his, bir boğucu şehirde asla mümkün olmayan bir karşılaşma ihtimali gibidir.
Tek beni mi boğuyor bu şehir?
Tek benim mi içime doluyor bu zehir?
Bin parçaya bölünen bir bardak nasıl bir araya gelebilir...?
Ben bilemem ve ben gelemem ama
Bu şehrin öğrettiği aşkla akıttım zehri kalemimden,
Aşkı bulup kaybeden her kalp, bir lanetli düğüm gibidir...
Selin'S

Yorumlar

  1. Şiirdeki sesi ilk bölümlerde çok güzel kaleme almışsın. Anlatımın beğeniyorum kardeşim sıkmıyor. Kalemin daim olsun. İlham verici oldu bana da buarada 😀😀

    YanıtlaSil
  2. Şiirdeki sesi ilk bölümlerde çok güzel kaleme almışsın. Anlatımın beğeniyorum kardeşim sıkmıyor. Kalemin daim olsun. İlham verici oldu bana da buarada 😀😀

    YanıtlaSil
  3. Çok sevindim hocam ilham olmak ilhamı kalemden akıtmaktan daha hoş geliyor, güzel dilekleriniz için teşekkürler:)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...