Ana içeriğe atla

%14.5 lik Muhabbetler -5-

 Sokak lambalarının ışıkları yavaş yavaş yanıyordu… Bu cümle olmadı sanki hata ettim. Sokak lambalarının ışıkları birden bire yandı. İlk önce tereddüt eden bir ışık çırpınışı, ardından bir parlama. Sokak…  Belime sarılıp beni ısıtmaya çalışan sen’in omuzlarına başımı dayayarak yürüdüğüm sokak. Yokluğunda yalnız yürüdüğüm sokak. Kavgalarımıza, kahkahalarımıza, sevgimize tanık olan sokak...  Değiştirmem gerekti hayatımı, gitmem gerekti buralardan. Asla inanmadığın sevgimi bırakıverecektim şehrin havasına, bir daha kış olmasın diye… Sana yazıp, gözyaşlarıyla yıkadığım mektuplarımı gömecektim evinin bahçesine, çiçek çiçek açacaktı onlar, aşk aşk kokacaktı. Kafama koyduğumu yaparım biliyorsun, gidemedim, olur da dönersen geri, bıraktığın yerde bul istedim.

 Şehrin havası yavaş yavaş soğuyordu… Aslında hiçbir şey yavaş yavaş olmazdı bu şehirde, ama bu kez oluyordu. Geçen senenin bu zamanlarını hatırladım, üşümezdi ellerim. Varlığına o kadar alışmışım ki sevdiğim, yokluğunda sürekli bir boşluğun içinde gibi hissettim. Hatta daha samimi olmam gerekirse, kendimi boşluğun kendisi gibi hissettim. Sonsuz toz bulutu gibi, karanlık gibi, ucu gezegeni delip geçen bir kuyu gibi. Neden sorusunun cevabı yoktur aşkta, ben senin istediğin gibi bir anda sevemezdim seni; hızlı akan şehre inat, belirsiz zamana inat ben seni yavaş yavaş artan bir aşkla sevdim. İçimde yavaş yavaş bitirebilirdim, biliyorum. İmkânsız bir umuda tutunduğumu da… Hayat bazen işkence, bazen muamma… Güzel yönleri sende bulduğum gibi, seninle kaybettim.


 Kalbimin sızısı daha da arttı bu sabah. Zaman ilaçtı hani, neden bana yara? Resimlerin… Aklımdaki resimlerin, odamdaki resimlerin, şehirdeki resimlerin, sokaktaki resimlerin… Öyle güzel bakmışsın ki bana, öyle güzel bakmıştın ki… Bunun rolü yapılamaz, bir insan böyle bakmak için âşık olmalı. Aklımla hislerim şiddetli kavgalar ediyor yine, yanaklarımdan şiddetli yağmurlar akıyor havanın güzelliğine meydan okurcasına… Bir insan, birini böyle üzmek için ondan nefret etmiş olmalı. Hiç mi aklına gelmiyorum herhangi bir anda? Her an aklımdan çıkaramamak mutsuzluk verici değil. Seni artık kendime gizledim, ne dilimden dökülüyorsun ne gözlerimden. Bir başkası bilmiyor, bilmeyecekler. Aşk gerçek bir hismiş, sende inandım, seninle bildim…

Yazılacak her şeyi yazdım, söylenebilecek her şeyi söyledim ve şarkılarımızı kim bilir kaç defa en baştan dinledim… Senin kokunu bıraktığın yatağa hiç dokunmadım, koltukta uyuyorum. Her gün özlem, her gün iç çekişler, her gün sırt ağrısı. Biter dediler, bekliyorum bakalım, bitecek bir gün bu aşkın sızısı… Yokluğunda yaşarım ama seninle daha iyi yaşarım demiştim sana, anladım ki sadece nefes almakmış yaşamak, yokluğunda… Bugün yine erken başladım. Seninle ilgili her şeyi özlüyorum. Benim sevdiğim gibi sevilmeyeceksin ve en kötüsü bunun, umurunda bile olmadığını biliyorum. Keşke bu kadar kapılmasaydın gelecek telaşına ve keşke anlarımızı güzel yaşamayı değil, ileriye taşımayı düşünebilseydik… Yazdığım tüm satırlar boşa, sevilmiyorum, biliyorum ve bunu bilmek acıtıyor. Gülüşlerde hatırla beni, güzel anılarda tekrar görüşmek ümidiyle sevdiğim…
Selin’S

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...