Ana içeriğe atla

Buruk-Çelişik 2

ÇELİŞİK HİSLER ÜZERİNE
  Hatırlamadığım çok şey var, hiçbir zaman 'fil hafızası var bu kızda' denilecek biri olmadım... Hatırladıklarım da canımı acıtmaktan başka bir işe yaramıyor. Anılar. Mutlu anlar, üzücü anlar. Mutlulukların içindeki üzgünlükler ya da dramların içinde kahkaha krizlerine sokabilecek komediler...Hep söylemişimdir, 'hayat' ayrı, 'çelişki' ayrı kavramlar değil. Hayat çelişkili demek de yanlış, hayatın kendisi çelişkidir. Her anımız birbiriyle çelişir, Tüm denge değerlerimi yitirmeme az kaldı.
   Banka memuru bir babanın kızı olmak şahane ve iğrenç bir durum. Çok yer gezmek, sürekli yeni şehirleri 'tanımak', insanların hem değişip hem aynı kalması çok güzel. Ortam adaptasyonu sıfır olan, kendini eve kapatan ve sinir hastalığı potansiyeli kronik olarak yüksek; sinirlenme çıtası gittikçe düşen ve ondaki kötüye giden değişimi (20 li yaşlardan sonra) bir film şeridi gibi izleyebileceğin bir anneyle büyümek çok korkunç... Babamla dağlık tepelik yerlere gidip tüfekle atış yapmak, o mangalla uğraşırken hangi çalının yaş hangi çalının kuru olduğunu kestirmeye çalışmak, kızgın ve mutlu anlarında gözlerinin parlaklığına şahit olmak ne kadar muhteşemse; dağlık tepelik yerlerden, doğadan, piknikten ve kamptan hoşlanmadığı için evde bıraktığın anneni düşünerek vicdan azabı çekmek bir o kadar dayanılmaz...
    İlk şiir denemende annenin teşvikleriyle yazmaya devam etmen ve Türkiye çapında bir yarışmaya bu şekilde katılıp, çok iyi bir dereceye girdiğinde hiç umursanmamak anlaşılmaz bir durumdu benim için. Anlayamıyorum.
   Mesela her sinirlendiğinde evin içinde koşardım yakalayana kadar, koşarken arkamı tuta tuta koşarmışım. Nasıl trajik ve ne kadar komik!... Canın yanması korkusu çok trajik bir çocuk için, bir çocuğa neden şiddet uygulansın ki? (Bunu sorgulasam ve eleştirsem de, onun gibi bir anne olacağımı bilmek üzücü) Ama yapılan eylem gülünç. Anlatır arada, ben hatırlamıyorum. Hatırladıklarımın arasında şu var: Kızdığında beni koltuğun kenarına sıkıştırıp gözlerini kocaman açar ve parmağını bana doğru (gelişine vurmak adına) sallardı ''Sakın! Sakın bak!!! Bak sakın! Bak sakın tamam mı sakınnnn! '' Ulan, 'Sakın!' ı anlarım, sakın bir daha yapma demektir. Sakın bak ve bak sakın da aynı şekilde anlaşılabilir ünlemler. Ama 'Sakın bak tamam mı' yı bana kimse anlatamaz. Saçma sapan bir ünleme bir de cevap bekliyor...ve ardı arkası kesilmezdi. 'Tamam mı?! Tamam mı diyorum sana!!!' Bir çocuktan gelebilecek en anlamsız ve buna rağmen en mantıklı cevabı verirdim:
-Tamam peki sakınırım.
O yaşa göre sağlam performans ha?
   Kurcalamaya, sorgulamaya başladığım yaşlar o zamanlardı muhtemelen. Bir şey keşfettim ve çok üstüne gittim: şaka amaçlı bile olsa bir yalan söylesem gerçekleşiveriyordu! Bir arkadaşıma, bir enstrümanı çalabildiğimi söyledim (piyano) ve bir hafta geçmeden babam beni onun kursuna kaydettirdi. Hiç konuşmadığım birinden 'arkadaşım' olarak bahsettim ve öğle yemeğinde yanıma oturdu, sonrasında çok yakın arkadaş olduk. Buna benzer bir ton şey... Yıllarca sürdü bu durum, evrene mesaj gönderme konusunu benim bu keşfimden çok uzun zaman sonra attılar ortaya. Benim aram onunla zaten iyiydi, olmasını istediğim şeyi söylüyordum ve karşımda buluyordum. Bu kadar. Fakat yalan söylerken bu durumu göz önünde bulundurup dikkatli olmalıydım ki başıma patlamasın. Ama lise son sınıfta, üniversiteye giriş sınavına hazırlanıp okulun saçmalıklarıyla uğraşmamak için kırk günlük heyet raporu alırken bu aklımda yoktu. 'İkinci derece yanık' gerekçesiyle bir rapor hazırlamışlardı bana. O rapor eve geldi, salonda masanın üstünde unutuldu gitti. Akşamları eskiden çaysız gitmezdi, şimdi şarapsız gitmiyor. Çay demliyordum, Çaydanlığın altı kaynayınca, demliğe onu döktüm ve demliği tezgahta bırakıp alta tekrar su koymak için arkamı döndüm. Henüz bir buçuk yaşındaki kardeşimin salondan mutfağa geleceğini bilemezdim. Boyunun mutfak tezgahına yetişmesi zaten mümkün değildi. Kaldı ki çaydanlığı tutup kendine doğru çekecek... Arkamı döndüğümde son gördüğüm tablo buydu ne yazık ki ve tek yapabildiğim hızlı bir şekilde yüzünü geriye doğru ittirmek oldu. Bir haykırma... Ardından babamın mutfağa girip 'Ne yaptın sen!' diye bağırışı. Şok etkisi ve tepki verememe kımıldayamama durumum... Kardeşimi soğuk suya tutup hastaneye götürdüler ve konulan teşhis ne şaşırtıcı ki: İkinci derece yanık. Sırtı hariç bütün vücudu. Dokuları kendini hızlı yenilediği için büyük bir insandan daha kolay atlattı ve ben o günden sonra doğru olmayan hiçbir şey söylemedim.
    Yılda bir kez gördüğüm iki tane kardeşim var benim. Büyüme aşamalarını yanlarında olsam fark edemeyecektim. Az gördüğüm için üzülmüyorum o yüzden. Gördüğüm her kareleri aklımda silinmeyecek birer fotoğraf olarak duruyor.
    Suçluyorum annemi. Suçlu da zaten, bu değişmeyecek. 'Bir insan doğurduğu kişiye eziyet edebiliyorsa, üzerinde hiçbir emeği olmayan insan ona kim bilir neler yapar?', 'Bu kadar mı sevilmeye layık olmayan birisiyim?', 'Ya ilerde onun gibi olursam?'... Kafamda asla bitmeyecek soru çarkını, sürekli çevirip duran kişi o. Gözlerim açık öleceğim onun yüzünden. Heveslendiğim ne varsa, içime lokma lokma dizdi ve hala sindiremiyorum... Çok istediğim ve iki ay öncesinden bilet aldığım konsere onun yüzünden gidemeyişim, kazandığım halde tercih listeme iletişim fakültesini yazamayışım, saçlarımı hep kendi istediği şekilde kestirmesi, mutlu etmek için, özel bir gün bile değilken ona aldığım bir hediyeye 'ben iki saattir seni bekliyorum böyle boktan bir şey için geç kalmış olamazsın sen kesin başka bir şey yaptın bunun arkasına saklanıyorsun!' diye bağırması, hiçbir şeyi saklamadığım halde asla güvenmemesi ve her anlattığımı babama söylemekle beni tehdit etmesi... Her tartışmamızda babamı çağırıp beni ondan uzaklaştırmaya çalışması, kız kardeşimi de 'Gel yavrum gel güzel kızım ben anne olduğumu sende anladım' diyerek yanına çekmesi... Neler neler... İnsan bazen kalp kırılmasının sesini bile duyabiliyor biliyor musun? O temsili 'çatırt' sesi var ya, karikatürlerde, anlatımlarda kullanılan; kalp kırılırken çıkan sesin yanında çok basit kalıyor. Gerçekten içimde kalan heveslerle öleceğim, sıfır beklentiyle yaşamayı öğrenemediğim gibi beklentilerimi çok yüksek tuttum sanırım. Mesela bir buçuk aylık iş deneyimime son verip eve döndüğümde aklımda sadece bilgisayarda film izleyerek uyumak vardı çünkü bir dakika ayrılmadığım bilgisayarımdan seksen beş güne yakın bir süre ayrı kalmıştım. Valizimi bıraktığım gibi ilk işim bilgisayarımı açmak oldu.
-İnternete bağlanılamıyor. İnternete bağlanılamıyor. İnternete bağlanılamıyor.
Ev arkadaşıma seslendim, 'Sabah da yoktu internet, faturayı ödemeyi unuttum ben dördüncü de geldi', dediğinde haykırarak ağlayabilirdim örneğin. Farkındayım, fazla büyütüyorum ama öyle değil Yine çelişki.
Annem diyordum. Kendini ölümsüz sanan kadın. Bir gün hastalanıp bana muhtaç kaldığında, ona öyle güzel bakacağım ki, gözünün önüne beni ameliyatlı halimle evden kovduğu an gelecek ve benim altı saatlik otobüs yolculuğunda çektiğim acıyı o her dakika yaşayacak. O kadar el bebek gül bebek ilgileneceğim ki onunla, hastalıktan değil vicdan azabından geberecek. Ve evet, nolur o an sızlayacak kadar bile olsa vicdanı kalmış olsun. Anlatılmayan çok şey var, biri paralel evrende beni yaşıyorsa ona çok acıyorum.
  Babam erkek çocuğu gibi yetiştirmek istedi, annem annelik yaparken panikleyip ne yapacağını bilemedi muhtemelen hanım hanımcık olmam için uğraşmış olabilir ama ergenliğimin sıkıntılı geçme sebebi de buydu, tam bir kimlik karmaşası yaşadım. 'Ben sana 6 yaşına kadar her gün elimde eze eze çorbalar yaptım, meyve suları yaptım, bir giydiğini bir daha giydirmedim, kendime tek iğne almadım sana yeni kıyafetler aldım' bunu da annemden sıkça duydum ve artık en sonunda dayanamayıp bağırdım:
- 6 yaşından öncesini nasıl hatırlayayım ben, neyi başıma kakıyorsun? Bilinç dönemimle gel bana, ondan sonra ne yaptın? Hem keşke bıraksaydın da giydiğim şey üstümde parçalanana kadar giyseydim, hiç değilse biblo gibi evde oturmaktansa oyun oynayıp çocukluğumu yaşardım!
   Hiçbir zaman yıldızı benimle barışmadı, kendimi onun annesi gibi hissediyorum. İğrenç bir his.
   Kendimden bir beklentim yok. Tek hayalim duvarları yastıklarla kaplı bir tımarhane odasında kendimi duvardan duvara atabilecek özgürlüğe kavuşmak.
   Ya da tamamen özgürlüğe kavuşmak.
    Ya da sağlam bir elektroşok tedavisi görüp bildiğim, gördüğüm, duyduğum, yaptığım ve bana yapılan ne varsa unutmak. Anıların esaretinden kurtulmak. -Ama bence beden de esaretten başka bir şey değil.-
    Üç hayalim varmış bu arada, tabi alternatifti onlar 'tek hayalim' derken mecaz yaptım. Sahnede ölmek isterdim ama, sinema seti değil, capcanlı tiyatro sahnesi. Neden yaşadığımı bulmak için girdiğim çabaların bir sonucudur bu da. Dilleri öğrenme, dinleri yaşama, müzik, edebiyat, eleştiri gibi tüm sanat dalları, kültürler... Beni ben yapan her şeyi severim, ama tiyatroyu bir başka severim. Oynadığım rol ne olursa olsun üzerime yapışmaz ama yakışır. Sahne beni güzel kılıyor, güzel ölmek istiyorum, doğumumdan bir şey anlamadım çünkü.
   Aşk. İnandığım en güçlü kavram. (Ateist bu kız. Yav hee he. ) İlişkiler konusunda da hep şanssız biri oldum, belki şanssızlık da değildir, belki çoğu benim sinirim ve dengesiz hareketlerimden kaynaklanan bir tartışmayla bitti, fakat elimde değil, kafası çalışmayan, sorumsuz ve rahat insanları sevmiyorum. Hem yaşamayı bilip hem de gerçekten kendini yetiştirmiş olmak çok mu zor? Aşklarım da acıları da bana edebiyatta ilham verdikleri için sevdiğim hislerdir, tüm kırgınlıklarıma ve hayal kırıklıklarıma rağmen.

Canım sıkılıyor. Bu da çelişik bir his sayılabilir aslında... Kuş vuralım istersen?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...