Ana içeriğe atla

AŞK DOĞURDU HERKESİ

Her şeyi bırakıp gitmek istemek, umuttur.
Her şeyi bırakıp gitmek, hüsranı doğurur.
Zaten aşk, hasrete ve hüsrana gebedir sana geldiğinde.
Sadece belli değildir, farkedemezsin öngöremezsin
Sana hayallerinden kalacak olanın sadece kırıklıklar olduğunu.
Sevmek ister sevemezsin
Çünkü onunla görmek istemiştin ömrünün sonunu.

Aşk, yeryüzünde soyuttur.
Aşk, onun yüzünde somuttur.
Zaten özlemler de ondan doğduğu için öyle
biraz acı verir kalbe, elinle tutamazsın
Dokunmaya çalışmak boştur. Sadece hissedebilirsin onu.
Ne kızabilir ne de affedebilirsin
Aşk arafta kalmak gibidir, hislerin sonsuz soluğu...

Kaçmak istiyorum yaşam alanımdan
Gitmek istiyorum sendeki anılarımdan
Sevmek istiyorum senden başkasını
Seninle kıyaslamadan.
Ama seni unutamadan
Mümkün değil biliyorum
Elimde değil, sadece şarkılara sığınıp
Saman kağıtlara, senin kokuna
Bir kaç kırık notaya sığınıp
Soluğu hasrette alıyorum.

Ne yana gitsen sarar özlem duygusu
Ne kızabilir, ne de affedebilirsin onu.
Sevmek ister sevemezsin
Çünkü onunla görmek istemiştin ömrünün sonunu.

Aşk doğurdu tüm bu hisleri
Hüsranı, hasreti, kaçma isteğini
Aşk doğurdu aslında hepimizi
Yoksa böyle koşulsuz bağlanmazdık hislere
Her fırsatta sıcaklığına koştuğumuz
Vicdansız bir anne gibi.

Aşk, kediydi.
Önce doğurdu,
Sonra sevdi,
En son yedi hisleri.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...