Ana içeriğe atla

SORU(N) VAGONU

 

  Kendi kendine konuşmak deliliktir,denir hep... Ben buna katılmıyorum. Kendimle konuşmazsam, içsesimin
sorularına kulak asmazsam başkasıyla konuşacak birşey bulamam ki ben. Sağolsun içsesim de hiç susmadı
bu yaşıma kadar. Aklımda her gün binbir tane soru.
    Düşüncelerimi görebiliyorum,düşüncelerim bir soru
çarkı misali dönüp duruyor zihnimde. Bir tanesini durdurabilsem,çıkarsam aradan,sadece ona odaklansam
içime sinmiyor diğerlerinin boynu bükük kalması,bu nedenle 'çok yönlü düşünme' aşığıyım ben. Biri çıksın
cevap versin sorularıma ya da kulak versin sorularımın cevaplara çıkış noktasına. Mesela aşk artmak mı
yoksa eksilmek midir? İki kişi olarak başlayan bir şey tek kişi olarak sonuçlanıyor.
    'Mutlu son' denen huzurlu evlilik,insanların benliğini kaybedişi değil de nedir?..
Bu mutlu sonda bir taraf asimile oluyor; diğerinin kişiliğine uyak yapıyor kendi kişiliğini. Hatta çoğu
zaman redif,silinip gidecek,göze çarpmayacak biçimde. Alışkanlıklarımızı,kişiliğimizi,isimlerimizin sonuna
geleni,çevremizi değiştiriyoruz; kendimize ayırdığımız kısıtlı zamanların iyice kısıtlanıp yok olmasına izin
veriyoruz. Bunun yanısıra alışıyoruz karşıdakine... Ama bu insanların içindeki kontrol edilme duygusu niye?
Kendimizi eksik görüp de mi başlarız bir ilişkiye? 'Karşımdaki beni tamamlar.' mantığıdır bence bu. Niçin
aynı hatayı bende yaptım, gerçi hatalar insanlar içindir ama bu kadar büyük bir hatayla karşılaşacağımı hayatımdan ummazdım... Küçüklüğümüzden beri her istediğimizi anında elde edip daha fazlasına gözümüzü dikmekten oldu bütün bunlar. Bizi maymun iştahlı,aç gözlü yapan sebepleri çocukluğumuzu mercek altına alarak anlayabiliriz ancak. Amaaan şimdi kim düşünecek,değil mi... Birileri sizin yerinize de bu görevi üstlenir nasıl olsa.
 'Ben bana yetmiyorum,biri çıksın beni tamamlasın.' mantığıdır aşk sandığımız. Bizi
tamamlayacağını düşündüğümüz kişidir hayatımıza aldığımız.Ben bana fazlayım, içimdeki onlarca kişi
beni hiç yalnız bırakmadı ki, neden bir başkasını arayayım...?
 Neden insanları tanımaya çalışırız hiç düşündünüz mü?
'Alma' psikolojisinden kaynaklanır bu. Tanı, kişiliğinde sana uyan iyi parçalar bul ve onları kendi kişiliğine
monte ederek kişiliğini tamamlamaya çalış. Hayır,yanlış... Kendi kişiliğini oluştur ve karşına çıkan insanları
sadece izle. Hayatında nerde olmaları gerektiklerini onlar seçmesin,sen belirle.
  'Şekerportakalı' diye bir kitap okumuştum bundan yaklaşık 9 yıl önce. Kitabın kahramanı Zeze tüm
yönleriyle kazındı hafızama; sanki en iyi çocukluk arkadaşımmış gibi... Hayalperest-dürüst-haşarı-zeki-
sevgi bekleyen ve sevgisini paylaşarak artırmak isteyen, onu mutsuz etme çabasındaki hayata karşı
inatçı bir çocuktu o... Bir sürü kardeşin varlığı yetmezmiş gibi,bir de çalıştığı fabrikadan çıkarıldı alkolik
babası. Belediye yol yapmak için kesti en sevdiği ağacı. O yılmadan, üzerinde oturup da hayal kurabileceği
yeni bir ağaç buldu kendine,bir sonraki noeli bekledi pabuçlarının içine oyuncak konulsun diye... At yaptı
kendine,üzerine oturduğu o ağacın dalını, uçsuz bucaksız diyarlarda kovboy oldu, kayboldu saatlerce.
Daha düne kadar vardı bu çocuklardan her yerde... Neden silindi mutlulukları,niçin kayboldu hayalgüçleri?
Atları da var,oyuncakları kadar...Peki o halde bu mutsuzluk niye?
Sorun atta mı,ağaçta mı yoksa çocukta mı? Sorun anne-babada olamaz mı? Bence daha mantıklı.
Bırakın çocuk yeşile boyasın gökyüzünü, elinden hayal-kalemi alıp yerine maviyi vermek marifet değil ki;
bu onun hayal gücünü köreltir,hiç düşünmediniz mi? Zor olanı yapın hem doğruyu öğretmek,hem de hayal
gücünü geliştirmek için. Elinden kalemi almak yerine, o çocuğun elinden tutup beraber gökyüzüne bakarak
'Sence kalemimiz bu kocaman gökyüzünü boyamaya yetecek mi?',demeyi seçin. Bırakın kelebeğin üzerine
yıldızlar çizsin. Kelebek bir ömürdür,yıldızlarsa umut... Kelebekler sadece benekli olmaz,unutmayın bizim
soyut kavramlarımız onlar için somut.Yaklaşımlar önemlidir. Belki siz doğruyu öğretiyorsunuz aklınız sıra,
eyvallah. Ama yaptığınız davranışın geniş çaplı sonuçlarını düşünmek zorundasınız;sadece o an nasıl bir
etki yapacağını değil,ileride neleri etkileyebileceğini tahmin etme yeteneğine sahip olmalısınız. O anda
doğruyu öğrenir çocuk ama ilerde düşünmeyi ve beynini kullanmayı reddeden bir birey haline gelecektir.
Çünkü nasıl olsa onun yerine düşünen,her zaman yapılması gerekeni gösteren birileri oldu(!)...
  Acı çekmekten korkmayın.
  Acı çektirmekten korkmayın.
  Bir adım atacağınız zaman sonucunu düşünün ama olumsuza şartlanmayın.
 
  Daha neleeer neler var...
  Hayat üzerine...
  Aklımda dönüp duran...
   İçinden çıkamadığım....
  Beni kendi dünyamda yalnız bırakın...Ben böyle rahatım.
   (Rahatlık neye göre belirleniyor acaba...? Halaaa... )
--SeLiN'S---

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜLLERİ YAKAN DİYALOGLAR

Selin: Ben, Şiirlere ve yazılara isim bulmakta usta olan ben, Hissettiğim şeye bir ad bulamamakla birlikte, hissediyorum. Hislerim hala yaşıyormuş. Hadi kutlayalım bunu, bu gece ölmeyen hislere içiyorum. Ve aynı şarkıyı, aynı kişi için defalarca kez üst üste dinliyorum. Umut: Aynı şeyi aynı kişi için her gece hissetmekten farkı ne ki? Aynı insana yazmıyor muyuz ömrümüz boyu tüm şiirleri? Selin: Hissettiğin an, içinde yaşıyorsun bir şeyleri. Kaldı ki bence öylesi daha iyi, bazı şeyler bilinmemeli. Umut: Tavandaki karolari saymaktan gözlerim bozuldu. Biraz da sesim kısık şarkı söylemekten bağıra bağıra. Görüyorum... Selin: Göremiyorum. Ne alfabedeki harfleri, ne yazdığım şiiri... Ne hislerimi ne bir gün sonrasını… Boğuluyorum. Umut:  Bak, şimdi karanlık ama yine doğacak güneş. Biz dursak da dönüyor dünya, biliyorum. Yıka yüzünü okyanuslarla, dağlara tutun, taşları sevmiyorum. Kalk hadi. Selin: Okyanus güneşin yakıcı sıcağına da...

Kırk Birinci Gün

Kırk gün yas tutar insan... Kalbe kırk tane iğne batar, derler, her ölümün ardından. Her bir gün, bir iğneyi çıkartır. Sonrasında kalp atmaya devam eder delik deşik, kalptir sağ ve sakat kalan. Ölümler daha cazip gelir, kaybettiğin o an. Ayrılıklarda? Hislerimin ölümünden sonra, yasını tutsunlar diye sol koluma kırk çizik bıraktım. Kırkıncı günün sonunda kırptım saçlarımı. Kangren olan kolu kesip attım. Artık ben de birini toprağa vermişçesine, delik deşik; sakat ve yarımdım. Saçlarda kırmızı makuldür, kanda kırmızı farz, ayda kırmızı şart; günahta caiz. Gökkuşağında mekruh. Yakamozda memnun... Kırmızı. Yüzüm kadar solgun. Saçlarımın kırmızı makullüğünde omzuma üşüşen ilham perilerini davet etmek için, karton kutunun üzerinden kıpkırmızı saçlarıyla bana bakan o kadınla karşılaştım. Eski bir dost yüzüydü benim için. Gülümsedim, ''İdolümsün abla'', dedim. Yerine bıraktım. Kırmızının sevap olması kadar tezattım. Kendileri seçtikleri yöneticilerden nefret eden insanla...

ÇEMBERİNDE GÜL OYA

Biricik anneannem Sadiye ÖZBEY'in anısına... Bu yaşa kadar hiç kimseyi kaybetmeden gelmiş olmam, belki şükür sebebiydi belki de şımarıklığa yol açmıştı bilemiyorum. - ara sıra insanlarla aramda geçen küslükleri saymazsak.- Ölüm hakkında düşünmek ve ölüm fikrine kendini hazırlamak ile ölümü yaşamanın arasında dağlar kadar fark varmış. Bir insanı hayatından çıkarmakla bir insanın hayattan silinip gitmesi arasında uçurumlar varmış. Otuzuma beş kala verdiğim ilk kayıpla, kaybetmeyi öğrendim. Her şeyi kontrolüm altında tutmaya çalışırım normalde, genlerimden gelen bir 'aşırı kontrol' durumuyla yaşıyorken, bazı şeyleri asla kontrol edemeyeceğimizi ve ne yaparsak yapalım bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fark ettim.  4 saatlik 4 senelik ya da 94 senelik bir yaşam arasında hiçbir fark olmadığını gördüm. Oysa 94 seneyi toprağın altına sığdırmak daha zor olmalıydı, o çukur daha derin kazılmalıydı meselâ ve anneannemin bedeni daha heybetli olmalıydı... *** İnanmak ile ina...